Pazartesi, Ağustos 17, 2009

"Gustave Flaubert - Madam Bovary" Kitap Eleştirisi (Kitabı okumuş olanlar için)


“...Ateş her yanını aydınlatıyordu onun, çiğ ışık giysisinin örgülerine, beyaz teninin gözeneklerine, arada bir kırptığı gözkapaklarına doluyordu. Yarı açık kapıdan rüzgar estikçe büyük bir kırmızı ışık geçiyordu üstünden.”

Kendi çaresizliğinde aşka sarılan bir kadın o kadar çok sever ki, zaten saçmalık olan aşk kavramı iyice manasızlaşır. Kadının yapamayacağı şey kalmamıştır artık; ve bunun getirisiyle beraber dağılan hayatları toplamaya çalışmak “kaçışma aşkı”nın büyüsünden de büyük bir zorluktadır. Madam Bovary’nin hayat çizelgesini bu şekilde tarif etmek en doğrusu. Huzursuzluk.
Madam Bovary’nin hikayesinde bildik bir aşk öyküsü var aslında. Kocası, onu öyle çaresizce sever ki ve o kadar iyidir ki, öylesine sıkıcı bir adama dönüşüverir. Yaptıklarından dolayı Madam Bovary’yi tamamiyle suçlamak ahlaken doğru gelse de insan doğasına baktığımızda bu suçlamanın ahlaksızlığına tanık oluruz. Kimimiz onun kadar lüks, para, unvan arasak, hiçbirimiz de Charles’la mutlu olamazdık. Kinayeli değil yazdıklarım. O kadar çok insan var ki bunları düşleyen, o sadece zamanının evlenmece oyunlarına kendini sıkılarak kurban vermiş bir piyon. Kocasının ona olan düşkünlüğünü bildikçe, ona olan güvenini kullanıp kendisini zevke ve aşka meyledip eğlendiren Madam Bovary işin nihayetinde kocasından başka kimsesinin olmadığını, kimseye güvenemeyecekmiş olduğunu acı bir gerçek olarak öğrenmekte ve kendisini yine kendisi cezalandırmaktadır. Evet, sorumluluk almayı asla öğrenememiştir, kızını asla düşünmemiştir; fakat kendisi de bir kız çocuğu kalmıştır ruhen. Bir kız çocuğunun arzusuyla yanıp tutuşan bir kadın gibi büyümüştür bedeni.
Charles’ın hiç suçu yok değildir bu aldatma öykülerinde. Ona at gezintisine çıkmasında ısrar etmesiyle Rodolphe’u, Rouen’da gittikleri operadan sonra bir gün daha kalmasını arzu etmesiyle de Leon’u aslında Charles kendi elleriyle ona altın tepsi içinde sunmuştur. Belki Charles biraz kıskansa Emma’nın gözleri parlayacaktı; ama sadece belki.
Madam Bovary (artık Emma diyelim), aslında ne istediğini tam olarak bilmeyen bir karakter. Babasıyla oturduğu çiftlik sırasında manastırı özleyen, Charles’ı görünce bu fikirlerini değiştirip Charles’la evlenmek isteyen, sonrasında Charles’ı elde edince de daha başka zevkler arayan bir kadın. Aslında tek gözünü boyayan şey mevkii.
Eğer Charles başarılı ve meşhur bir doktor olsaydı, Emma’nın Charles’la ilgili görüşleri tamamen farklı olacaktı. Charles’ın başta yenilik gibi görünen, sonrasında felakete dönüşen ameliyatı sonrasında Emma ne kadar sevinçle karşılamıştır kocasını; fakat işler kötüleyince iyice tiksinmiştir kocasından. Yine aşığına adar kendisini.
Aşkı, kaçış aracı olarak kullanır. Başta Leon’a olan sevgisinin gerçek olduğunu düşünürken daha sonra Rodolphe’a bir anda aşık olması hislerinin bu araca bağlanmasını özetler. Diğer taraftan Emma çok da yalnızdır. Bu yalnızlık kendi içindeki kapatmadan mı yoksa hakiki bir yalnızlık yaşamasından mı bilinmez; fakat yalnızlığından duyduğu üzüntü çok çarpıcı bir biçimde okuyucuya geçer. Mevkii sahibi bir kocası olsaydı, yine böyle bir yalnızlık içinde boğuşur muydu? Sanmıyorum.
Çok fazla gülmeyen Emma’nın yüzünde değişik bir kutsanmışlık vardır. Onu gören herkesin ona biraz mesafeli durduğu ve saygılı olduğu görülür. Aslında yapmacıklıktan uzaktadır. O an ne hissediyorsa onu yaşar. Gözleri dolmak istiyorsa dolar, gülmek istiyorsa da güler. Aşığına kolayca, “Kaçır beni.” diyebilir. Bir taraftan saftır. Bunca şeyi yapması kötülüğünden değil de, bilinmeyeni arzulamasındandır. Ölüm şekli çok semboliktir. Kendisi acı çekeceğini bile bile yapmamıştır elbet; ama kurtulmaya da çalışmamış, kaderine razı olmuştur. Gururu, aşıkları tarafından ayaklar altına alınmış olsa da ölümünde tekrar yükselir.
Emma, aslında hayatın bize dayattığı değerlerin bir eleştirisi. Görünmeyen bir tarafı anlatıyor bize. İmrenmek olgusunun varlığını açığa vuruyor; hem de en korkutucu haliyle, gözlerimizin içine soka soka. Kimi okur Emma’dan nefret ederek kitabın kapağını kapıyor olabilir. Zaten bence Emma iğrenilsin ve nefret edilsin diye var; fakat içindeki dramı intihar etmesiyle beraber yaşamaya başlamak da kaçınılmaz. Zamanının yasaklı karakteri, aslında cinsellik olgusu bir kenara, daha fazlasını eleştirdiği için yasaklanmış da cinsellik kalıbına sığdırılmış gibi geliyor. Yine de bunca çirkinliğine rağmen Emma Bovary, sizi uzaklara daldıran, cesaretine imrendiren, huzursuz mutsuzluğu ile sizi üzen bir karakter. Mükemmel olmaya çok yakın.
Ve de çok güzel.

Cuma, Ağustos 14, 2009

"Chares Dickens - Büyük Umutlar" Kitap Eleştirisi (Kitabı okumuş olanlar için)



- Bunun ne olduğunu biliyor musun?

- Evet efendim, göğsünüz…

- Hayır! Bu benim kalbim, ve kırıldı…


Bazı hayat döngülerinde tutulup kalmak herkesin yaşadığı bir anı değildir. En azından gördüklerimi söylüyorum size; yalan söyleyecek değilim. Kalbin en ortasından, kanamayı bile geciktirecek denli ince bir çizgiyle kanırtan yaşam öyküleri, gerçek olmasalar da, eninde sonunda yaralar bazı yürekleri. Yazacak çok şey var ve bir o kadar da az… Klişeler iyi satar diye değil, birazdan kanamaya başlayacağım, ondan çabucak atmak istiyorum üzerimdeki vazifeyi.

Charles Dickens’ın “Büyük Umutlar”ı kalın bir kitap, evet; ama her sayfa sayısını hak etmiş bir roman. İçinde aşkı, nefreti, nankörlüğü, sersefilliği, zenginliğin uçarı havasını, patlayan balonları, mahkûmiyetin soluk isini aynı anda duyumsatan bir eser. Sanki Pip ile ben de çocuktum, ergendim, olgunlaştım ve büyüdüm. Sanki Estella’ya ben de âşıktım. Sanki hayatımın en verimli döneminde ben de bir anda ne yapacağımı bilmez, yapayalnız kalakaldım. Romanın içindeki “okuyucuyla konuşma” cümleleri bile beni rahatsız etmedi. Gerçekten, biri bana hayat öyküsünü anlatıyor gibi zevkle sonlandırdım bu serüveni.

Fakir bir köyde doğan, ezilerek büyüyen ve her zaman kabuğunu kırma güdüsünü içinde bulunduran bu çocuğa hak vermemek imkânsızdı. Bir anda yakaladığı zenginlik ve okuyabilme şansını farklı yönlere çeken, har vurup harman savuran Pip’i yargılayabilmek için onun bulunduğu durumlarda bulunabilmek gerekiyor bence. Kitabın sonunda gelinen yalnızlık, fırsatların önümüze her istediğimizde yere serilemeyeceği gibi temalar bize bir yol gösteriyor: Tek bir laf etmeden bile iki kere düşünmek gerektiği gerçeğini.

İnsanın aslında hep imkansızlıklara aşık olduğu zaten bilinen; ama göze batmayan bir gerçektir. Bu gibi temaların bir kitapta işlenmesi genelde çok sıradan karşılanmakla birlikte aslında hayatta hep düşülen yanılgıların birebiridirler. “Bunu zaten biliyorduk.” cümlesi hakkı verilerek kurulan bir cümle değildir genelde. Ben, bu tip “bilinen” temaların işlendiği eserleri okumaktan çok keyif alıyorum. Belki de bunun gibi beş-altı eser okuyabilse herkes, o zaman söylenenler(yazılanlar) bir kulağımızdan girip diğerinden çıkmayacak kıvama erişebilecekler.

Bir filmden çıktıktan sonra yanımdakilerle konuşmayı hiç sevmem. O filmin kritiği öncelikle kendi içinde tamamlanmalı diye düşünürüm. Bir olguyu konuşabilmek için önce özümsemek gerekir. Bu yüzden kitap okumak daha değerli belki de. Görselliğin soyut imgelerle gerçeğe dönüşmesi daha güzel, çünkü o zaman hem beyne, hem kalbe gidebiliyor düşüncenin bakışları. Kan devinimiyle açıklayabilirim bu teorimi: Kalbe girip çıkan aynı kan kütlesi, beyinden de geçiyor, hem de birkaç saniye içinde.

Pip’in, Estella ile hayatında bir şekilde var olan “mahkumluk” kavramı ile ilgili bir söylemi var: “…Üzerimde hep zindanların gölgesi vardı. (…) Bir yandan da bana her an biraz daha yakınlaşan Estella’yı düşünüyordum. (…) Öyle bir kızla bu zindan arasındaki çelişkiden tiksinti duyuyor, dehşete kapılıyordum.” Burada değinmek istediğim iki fikir var. Pip’in, velinimetini Miss Havisham sandığı dönemle gerçeği öğrendiği dönem arasında zindalarla ilgili düşüncelerindeki değişim çok belirgin olmakla birlikte çok da insani. Önceleri tiksindiği, içinde bulunan her insandan korkup nefret ettiği zindanlar, gerçek velinimetin öğrenilmesinden sonra yavaş yavaş değişiyor. Bu sefer nefret, tiksinti savcılara ve yargı sistemine yöneliyor. İnsanların hayatta sadece duygularıyla hareket ettiği, çoğunlukla haklıyla haksızı ayırt edemediği bu iki dönemde vurgulanıyor. Bu, iş hayatı ve özel hayatını ayıran, bunları birbirinden kopuk iki hayat olarak yaşayan avukat yardımcısı Wemmick ile pekiştiriliyor.

Ayrıca Pip özgürce sevdalandığı Estella’nın da fikirlerle, duygusuzlukla hapsolmuş yüreğini unutuyor. Zindanlarla Estella arasında bir uçurum olduğunu zannederken, aslında zindanın arkasındaki bir mahkuma aşık oluyor. Estella da kitabın son sayfalarında bu mahkumluğunu üstü kapalı vurguluyor. Daha da kötüsü, Pip Estella’ya aşık olurken farkında olmadan o tiksindiği zindanların arkasına kendisini bırakıveriyor. Buradaki çelişki bana insanların gördükleriyle hissettiklerinin ayrı şeyler olduklarını zannetmelerini hatırlattı. İçerde bir yerlerde yaşanan gerçeklerin sonuna kadar haklı görülmesi savunduğum bir şey; ama aslında hapishanede uyumakla gece yatakta sevgili için ağlamak arasında bir fark yok. Burada yine kendi hayatlarımızdan kesitler bulabiliriz. Yargısız infaz hükmünü geçirdiğimiz insanlar bir taraftayken, içimizde kopan fırtınalar da aslında aynı tarafta olmalarına karşın burnu büyüklük yapıp farklı şeyler yaşıyormuşçasına timsah gözyaşları akıttığımız zamanlar o ilk doğduğumuz günkü saflığa inebilirsek içimizde bir yerlerde, o zaman daha bilinmez taraflarını keşfedebilme hakkını kazanabiliriz kendimizin ve çevremizin.

Sevgiye aç büyüyen bir çocuğun, zekasıyla dünyayı ergenlikte tekrardan tanımaya çalışmasının romanı olan “Büyük Umutlar”ı çok severek okudum. Tutunmaya çalıştığı dalların kırılmasıyla umutsuzluğa düşen, sonrasında tekrardan kendisine tutunacak bir dal bulma sevdasına girişen bu çocuğu hiç unutmayacağım.