Cumartesi, Ekim 03, 2009

hoppa

zz Bir susuşta bin türlü şey söyledi. Kusursuzdu. Yanakları al al, terlere baktı inleyen. Açtı gözlerini. Yirmi bir yıl sonra, ilk defa açabildi. Erittiği gerdanlıklar su olmuş kanalizasyon köşelerinde vedalaşıyorlardı sevdikleriyle. O, için için ağladı. Sevmezdi vedaları. Sessizce döndü arkasına, yanakları al al, gözyaşlarına baktı. Çizik çizikti yağmurları. Ay tutmuş da kristalleşmiş gibiydi içindeki su baskını.


Ve gitti...

Arkasından bakakalan pek çok insan, şaşırmadılar pek. Beklenir olması bazı şeylerin tadını mı kaçırır, yoksa katlanılmasını kolay mı kılar bilemezdiler.
Zaten bu soru üzerinde hiç düşünmediler. "Yaşayıp görelim." dersen hayat daha güzel.
Gitti umursamaz.
Gitti, umursadığı kadarıyla.
Umursadıkları yetmişti ona. Vedalaştığı prangaları ve o, tam tersi yöne, tam tersi vakitlere koşar adım kaçtılar. Hiç pişman olmadılar ileride de. İleriyi bilmek çok da zor değil. İleri hakkında konuşmak da geriye bakmak kadar rahat; o kadar acı.
Çıngırak sesleri duyuldu at arabalarının. Yaşamın kıyısında "birçok" genç beden, soyunmuş yatıyorlardı hevesle dünyada. Çıplak olmayan bağışlanamazdı hatta. Çıplak olmamak, ayıptı bir yerde. Sevgisiz büyüyen torunların bedenlerinde, kalın paltolar saklıydı. "Belki de kışın kalın kıyafetlerin ardına sakladığımız sadece kilolarımız değildir..." dedi içlerinden biri. Gülüp geçtiler gündelik hayatlarından gündelik bir gün'de ona. O da gitti yanlarından sessizce. Cevapsız kalan soruların ardına da hiç sığınmadı. Bilmişti çünkü yaşamı. Kampların kurulması raslantı değildi ki! Her şeyin bir sebebi vardı. Kendisi de bir sebep yaratmalıydı. Gayet erotik, asla pornoya kaçmayan bir şekilde. Akla seks gelmemeli ki! Güldü yine herkes ona. Yanakları al al olmuştu. Terlemişti de. Parmakları, önündeki kağıtlara kaydı. Kalem aradı yalvaran gözlerle. Son dalgayı denize attı etrafındakiler, tükenmez denilen; ama gayet de tükenen bir kalem verdiler ona.


Kırılacaktı; ama daha bunu bilmiyordu.


"Tik...tak.." sesleri duyuldu cızır cızır radyo dalgalarından akıp giden zamanın içinden. Kime tutuluyordu bu metronom? Kimin sahiplenmesi gerek bir lükstü bu? "Kalanlar", mutlaka "gidenler"e ait olduğunu söylerken bu tiz sesin, "gidenler" üstlerine atılan bu misyona hayır demediler. Saflıklarından mı, yoksa bunu gerçekten bir lüks olarak gördüklerinden mi, bilemedim; çünkü bu tiz ses, bu sinir bozucu yangın gerçekte "gidenler"e ait değildi. Zaman, yine sıkışıp kalmıştı arada işte. "Akar gider..." dediğimiz zaman, dizlerinin üzerine çökmüş af diliyordu Tanrı'dan yine. Kaybolabilmek için izin istiyordu sanki...istiyordum sanki...


Kaybolacaktım; ama daha bunu bilmiyordum.

Salı, Eylül 01, 2009

En hafif meşrep mevsim hangisidir?


En hafif meşrep mevsim ilkbahardır ya da sadece bahar; çünkü “İlkbahar gelince hayat bir başka güzel olur.” klişesi çok cüretkardır aslında, bilmezsiniz. Kediler neden dama çıkıyor ve haykırıyor? Mart neden kapıdan bakıyor ve eş zamanlı olarak da kazma kürek yaktırıyor? Bir diğer neden de polenlerin rahatsız edici boyuttaki bir müstehcenlikle oraya buraya savrulması ve sonuç: herkes kaşınıyor. Öte yandan insanlar her gördükleri karşı cinse aşık olduklarını sanıyorlar. Aslında bu da bir klişe; ama seni baharın oynaşçılığından korumaz. Bu durum fena da sayılmaz. Nitekim insanlar şen şakrak olur, alkolizm doyuma ulaşır ve ulaştırır. Tabi eğer “bahar”ı veya “ilkbahar”ı beklemek isterseniz, daha çok var.

Pazartesi, Ağustos 17, 2009

"Gustave Flaubert - Madam Bovary" Kitap Eleştirisi (Kitabı okumuş olanlar için)


“...Ateş her yanını aydınlatıyordu onun, çiğ ışık giysisinin örgülerine, beyaz teninin gözeneklerine, arada bir kırptığı gözkapaklarına doluyordu. Yarı açık kapıdan rüzgar estikçe büyük bir kırmızı ışık geçiyordu üstünden.”

Kendi çaresizliğinde aşka sarılan bir kadın o kadar çok sever ki, zaten saçmalık olan aşk kavramı iyice manasızlaşır. Kadının yapamayacağı şey kalmamıştır artık; ve bunun getirisiyle beraber dağılan hayatları toplamaya çalışmak “kaçışma aşkı”nın büyüsünden de büyük bir zorluktadır. Madam Bovary’nin hayat çizelgesini bu şekilde tarif etmek en doğrusu. Huzursuzluk.
Madam Bovary’nin hikayesinde bildik bir aşk öyküsü var aslında. Kocası, onu öyle çaresizce sever ki ve o kadar iyidir ki, öylesine sıkıcı bir adama dönüşüverir. Yaptıklarından dolayı Madam Bovary’yi tamamiyle suçlamak ahlaken doğru gelse de insan doğasına baktığımızda bu suçlamanın ahlaksızlığına tanık oluruz. Kimimiz onun kadar lüks, para, unvan arasak, hiçbirimiz de Charles’la mutlu olamazdık. Kinayeli değil yazdıklarım. O kadar çok insan var ki bunları düşleyen, o sadece zamanının evlenmece oyunlarına kendini sıkılarak kurban vermiş bir piyon. Kocasının ona olan düşkünlüğünü bildikçe, ona olan güvenini kullanıp kendisini zevke ve aşka meyledip eğlendiren Madam Bovary işin nihayetinde kocasından başka kimsesinin olmadığını, kimseye güvenemeyecekmiş olduğunu acı bir gerçek olarak öğrenmekte ve kendisini yine kendisi cezalandırmaktadır. Evet, sorumluluk almayı asla öğrenememiştir, kızını asla düşünmemiştir; fakat kendisi de bir kız çocuğu kalmıştır ruhen. Bir kız çocuğunun arzusuyla yanıp tutuşan bir kadın gibi büyümüştür bedeni.
Charles’ın hiç suçu yok değildir bu aldatma öykülerinde. Ona at gezintisine çıkmasında ısrar etmesiyle Rodolphe’u, Rouen’da gittikleri operadan sonra bir gün daha kalmasını arzu etmesiyle de Leon’u aslında Charles kendi elleriyle ona altın tepsi içinde sunmuştur. Belki Charles biraz kıskansa Emma’nın gözleri parlayacaktı; ama sadece belki.
Madam Bovary (artık Emma diyelim), aslında ne istediğini tam olarak bilmeyen bir karakter. Babasıyla oturduğu çiftlik sırasında manastırı özleyen, Charles’ı görünce bu fikirlerini değiştirip Charles’la evlenmek isteyen, sonrasında Charles’ı elde edince de daha başka zevkler arayan bir kadın. Aslında tek gözünü boyayan şey mevkii.
Eğer Charles başarılı ve meşhur bir doktor olsaydı, Emma’nın Charles’la ilgili görüşleri tamamen farklı olacaktı. Charles’ın başta yenilik gibi görünen, sonrasında felakete dönüşen ameliyatı sonrasında Emma ne kadar sevinçle karşılamıştır kocasını; fakat işler kötüleyince iyice tiksinmiştir kocasından. Yine aşığına adar kendisini.
Aşkı, kaçış aracı olarak kullanır. Başta Leon’a olan sevgisinin gerçek olduğunu düşünürken daha sonra Rodolphe’a bir anda aşık olması hislerinin bu araca bağlanmasını özetler. Diğer taraftan Emma çok da yalnızdır. Bu yalnızlık kendi içindeki kapatmadan mı yoksa hakiki bir yalnızlık yaşamasından mı bilinmez; fakat yalnızlığından duyduğu üzüntü çok çarpıcı bir biçimde okuyucuya geçer. Mevkii sahibi bir kocası olsaydı, yine böyle bir yalnızlık içinde boğuşur muydu? Sanmıyorum.
Çok fazla gülmeyen Emma’nın yüzünde değişik bir kutsanmışlık vardır. Onu gören herkesin ona biraz mesafeli durduğu ve saygılı olduğu görülür. Aslında yapmacıklıktan uzaktadır. O an ne hissediyorsa onu yaşar. Gözleri dolmak istiyorsa dolar, gülmek istiyorsa da güler. Aşığına kolayca, “Kaçır beni.” diyebilir. Bir taraftan saftır. Bunca şeyi yapması kötülüğünden değil de, bilinmeyeni arzulamasındandır. Ölüm şekli çok semboliktir. Kendisi acı çekeceğini bile bile yapmamıştır elbet; ama kurtulmaya da çalışmamış, kaderine razı olmuştur. Gururu, aşıkları tarafından ayaklar altına alınmış olsa da ölümünde tekrar yükselir.
Emma, aslında hayatın bize dayattığı değerlerin bir eleştirisi. Görünmeyen bir tarafı anlatıyor bize. İmrenmek olgusunun varlığını açığa vuruyor; hem de en korkutucu haliyle, gözlerimizin içine soka soka. Kimi okur Emma’dan nefret ederek kitabın kapağını kapıyor olabilir. Zaten bence Emma iğrenilsin ve nefret edilsin diye var; fakat içindeki dramı intihar etmesiyle beraber yaşamaya başlamak da kaçınılmaz. Zamanının yasaklı karakteri, aslında cinsellik olgusu bir kenara, daha fazlasını eleştirdiği için yasaklanmış da cinsellik kalıbına sığdırılmış gibi geliyor. Yine de bunca çirkinliğine rağmen Emma Bovary, sizi uzaklara daldıran, cesaretine imrendiren, huzursuz mutsuzluğu ile sizi üzen bir karakter. Mükemmel olmaya çok yakın.
Ve de çok güzel.