Perşembe, Temmuz 31, 2008

Bak, yıldız yağıyor


Hafif bir inleme... Yere düşen şırınga...

"Pıt...pıt" diyordu içinden, akan kan damlalarını sayarcasına.

"Yıldız yağıyor!"

Pencereye eli uzandı. Boğuldu, boğulayazdı, boğulacak; eylemin neresinde olduğunu kestiremiyordu. Göremeyeceği İstanbul manzarasını düşündü. Pencereyi açmaktan vazgeçti, kendini yere bıraktı.

"Pıt...pıt"

Cihangir'de, tanımadığı bir evde yere uzanmış tavandaki fosforlu yapıştırma yıldızları sayıyordu. Yıldızların hepsinin aynı anda kaymasını diledi. Kendisine bir yıldız seçti. Muhtemelen sabah seçtiği yıldızın hangisi olduğunu hatırlamayacaktı. Olsun, şimdilik kendi kurgusu içinde oyun oynamaktan bir zarar gelmezdi. Yıldız daha da parladı. Parladıkça daha da kaymaya uzaklaştı. Oysa o yıldızın kaymasını istiyordu. Yatağa girip yorganın altından dönerek komidine saklanmasını, oradan fırlayıp askılığa çıktıktan sonra üzerine, tam üzerine yılbaşı süsü gibi konmasını bekledi.
Yıldız daha da parladı...

"Pıt...pıt"

Kan damlaları başlayan yağmurun sesiyle karışmış toprak kokusu tadında tütsülüyordu etrafı. Kendine gelir gibi oldu. Etrafına bakındı. Olması gereken her kimse, kaçıp gitmişti evden. Tanımadığı bir evde tek başınaydı.

Üzüldü. Çok üzüldü. Ağlamak istedi, olmadı. İsterse ağlardı; ama ağlamanın zayıflık belirtisi olduğunu düşünmüştü hep. Yalnız olsa da olgularına sahip çıktı, yoksa gurur mu yaptı, pek emin değildi.

"Parlayan küçük kız..." Annesi hep böyle severdi onu. Şimdilerde, babasının dediğine göre, yukarlarda bir yerde kendisini izleyen annesi kızını çok emin yetiştirmişti kendinden. Kızı akıllıydı, hem de çok. Kızının bir gün bir yerlere geleceğinden emindi ve bu yüzden hep yürekli olması gerektiğinden bahsetmişti annesi. Yapay parlayan yıldızlara baktı. Annesini utandırdığını düşündü. Annesi için de bir yıldız seçti; yine sabaha o yıldızın hangisi olduğunu hatırlamayacağından emin olarak. Yıldız daha da parladı. Gözlerinden bir damla akıverdi istemsiz. Uykusu geldiğine yordu.

"Pıt...pıt"

Yarım kalan şarabına uzandı eli. Boğazı kurumuştu. Radyoda Jeff Buckley'den "Lilac Wine" çalıyordu kesik kesik. Şaraptan bir yudum aldı. Tesadüfe güldü. Yalnızken gülmeyeli uzun zaman olmuştu. Bunu düşündükçe daha da güldü. Mutlu hissetti kendini. Yıldızları boşverdi, ayağa kalkıp küçük adımlarla dans etmeye başladı. Kendi etrafında dönerken şarabından bir yudum yere saçıldı.
Umursamadı.
Dans etti.
Yıldızlı bir gecede, Jeff Buckley eşliğinde, altında yırtık kotuyla dans etti.

Dışarıda bir yıldız kaydı. Anlamış gibi sarsıldı. Dilek dilemek için geç kalıp kalmadığını düşündü. Fark etti ki düşünürken geç kalmıştı aslında. Olsun, diledi yine dileğini. Şarabını bitirdi.

Yatağa uzandı. Yataktaki beden kokularını duyumsadı. Kendisininkini aradı; ama kokular da kesik kesikti. Vazgeçti. Bıraktı kendini. Küçücük bedeni yatağın içine gömüldükçe gömüldü. Bedeni gömüldükçe yokluğuna daha da yaklaştı.

"Pıt...pıt"

Sabah uyandığında ilk işi tavandaki yıldızlara bakmak oldu. Yıldızlar yerlerinde yoktu. Hepsinin kaydığını düşündü. Sabah ışığının fosforu göstermediğini kestiremedi. Derin bir nefes aldı. Odadaki sigara islerini, insan nefeslerini içine çekti. İçeride hala tanıdık silüetler olması onu rahatlattı. Halıdaki kan damlacıklarını fark etti. Yerde bulduğu bir peçeteyi ıslatıp kolunu temizledi. Banyoya gidip karman çorman saçlarına şekil verdi. "Yeni bir gün, yeni hayalkırıklıkları." dedi aynada gördüğü suretine. Sırıttı. İçeri dönüp bir sigara yaktı. Buruşuk gırtlağından inen dumanın ardına sakladığı yaraları kabuk kabuktu. Ayakkabılarını giydi. Tanımadığı Cihangir'deki evden, tanımadığı bir bedenle çıktı gitti.

Kapıyı kapattığı anda yukarıdan bir yıldız kan damlalarının üstüne düşüverdi.

Perşembe, Haziran 26, 2008

Bir Kadının Ağzından "Olmayacak" Cümleler

Alışmak diyorsunuz; her gün aynı kokuşmuş iş yerine gitmek, aynı saatte öğle arasına çıkıp aynı lokantaya gitmek ve menüye bakmaksızın aynı yemeği yemek, sonra da her gün aynı eve dönüp, aynı çocuğun başını okşayıp aynı kadınla sevişmek...

Alışmak diyorsunuz...

Ben de rutin hayatın kadınıyım aslında, tabii düşünceler yanlıdır ya, ne tarafından bakarsınız diye “şey ettim.” Her gün aynı deterjan kokularıyla başkalarının evinde, başkalarının pisliklerini köpürtürken aynı kurumuş ellere bakıyorum. Sonra, başıma aynı yemenimi bağlayıp aynı saatteki otobüse biniyorum. Paranoyak değilim de, ondan şöyle özetleyeceğim: İş çıkış saatlerimizin bir olduğu aynı ter kokan bıyıklı adam aynı pozisyonda mıncıklıyor beni. Yine ses etmiyorum; zira otobüs kalabalık. Muhtemelen ondan oluyordur diyorum.
Düşünceler yanlı...
Aynı durakta iniyorum. Aynı koca beni aynı kanepesinde karşılıyor ve aynı beş çocuğa o yorgunluğun altında yemek hazırlıyorum. Çocuklar zırlamasa, koca zırlıyor: “Biram nerde benim?!” diye. Sonra, aynı alışmanın içinde yine aynı yerlerime tokat yiyorum. Hani bir şey olmadan içinize doğar ya, ne güzel bir duygudur o. Kötü ya da iyi, önemsiz, yeter ki tahmin denilen güdünün kullanılacağı günlük hayat var olsun, ne kadar basit olsa bile. Benim içime hiçbir şey doğmaz, çünkü bilirim neler olacağını. Eğer bakkala uğramadıysam veya çocuklarım için ay sonunda bir oyuncak alabileyim diye üç beş kuruş para ayırdıysam(yazarken bile saçma geliyor) önce kafama, daha sonra da mideme (yanlış anlamayın sakın, yere düştüğüm için, ondan öyle “şey oluyor”.) yediğim darbeler öyle alışmışlık kokuyor ki...
Siz de kalkmış kokuşmuşluktan söz ediyorsunuz.

“Ahh...yine mi fare! Kaç kere de ilaçladık evi. Nerde bunun yuvası, bir bulsam...”
“Hadi canım, yine mi zam?”
“Benim istediğim gibi olmuyor. Fantezilerimiz çok sert be şekerim. Kikikiki.”


Vay be!

Bakamayacağımızı bile bile altına yattığım karanlık, bana beş tane çocuk verdi. Daha doğrusu, ben acılandım içimden çıkarken onlar. Çocuktur, sevilmez mi? Sevilir elbet; ama onları okutamamak, onların açlıktan şu hep türk filmlerinde gördüğümüz tavuk pilavcının önünde imrenerek bakan bakışlara sahip olmaları, aslında hep güldüğümüz klişe cümleleri yaşamaları çocuk sevgisinden ziyade çocuğa acımaya, çocuk için yıpranmaya dönüşüyor. Kendi kadınlığımın kayboluşunu izleyemeden onların yitişini izliyorum. Onların da bir gün babaları gibi serseri olacakları endişesi her gün ruhuma dokunuyor. Kendi gururumun başkalarının kirli iç çamaşırlarında yok oluşuna şahit oluyorum. Yine de boyun eğiyorum. Diyeceksiniz ki, neden kaçmıyorsun o evden? Çok şükür, babamlar yaşıyor. Gitsem kabul ederler değil mi?
Değil işte.
Değil...
Babam, benim “delindiğimi” düşünedursun, annem kadının yerinin erkeğinin dizinin dibi olduğunu söylüyor. Evet, hakikaten dizinin dibinde bitiyorum zaten erkeğimin. Kafama dirseğiyle düzeylemesine vurması için o pozisyonda durmam gerekiyor, merak etmesinler beni dünyaya getiren insanlar. Ha, delik demiştik değil mi? Bahsetmezsem olmaz, ölümü görün. Yakında görürsünüz ya, neyse. Ben, anacım, “delinirken” de tanımadığım bir adamın alnından damlayan terlere baka baka acıdım. Yan mahalledenmiş. Beni pek beğenmiş. Bir kere gördüm, bir dahaki görüşümde de zaten gözlerimin önünde beyaz bir tül vardı. Ondan sonra, yani üçüncü gördüğümde de üstümdeydi işte, beni “deliyordu”. Başka bir adını bilmediğim bu şey bana sadece acıyı anlatıyordu. Tecavüz ne demek acaba? Benim yaşadığım tecavüz mü? Yok değil, ben onla evliyim ya, olmuyormuş.
Küçükken, annem hastalandığında doktor olmak istemiştim. Bir gaf etmiştim kendi kendime. Kadın kimliğimin altında, kendi hapishanemde yargılandım ve bu düşüncemi kendim bile unuttum. Bana düşen evlenmekti. Sadece bedenimin değil, ruhumun tecavüze uğradığı bu hayatımda bana yan yan bakan akrabalarımın karşısında hep susmak zorunda kaldım; kıyıverirlerdi canıma. Keşke susmasaydım. O zamanlar hep sanırdım ki ruhtur eti acıyan. Yapılacak işlerimin arasında hayal kurmak da yoktu benim, konuşmak da. Sesimin çıktığı tek an dayak yediğim ilk günlerdeki çığlıklarımdı, onlar da yavaş yavaş sustular. Dayak da alışkanlık oldu. Acı vermemeye başladı. Gururum da tecavüze uğradı, çünkü çığlık atmak bile gururu savunmaktı.
Evlendim, çoluk çocuğa karıştım. Mutlu son. Veya değil. Vajinamda açılan boşluktan akan ruhum bu evde hapsoldu nihayetinde. Daha bunu sorgulamak var mı? Baba evinden çıkarken belime bağlanan kırmızı kuşak evliliğimin daha üçüncü gününde deri bir kemere dönüştü belimde şaklayan.
Çamaşır suyu kokuyor... Oynayamadığım seksek oyununun tebeşir tozu...

Ve çocuk çığlığı; asla yaşayamadığım, belki bir gün bir yerlerde bulmayı hayal ettiğim çocukluğumun tiz çığlıkları.

Pazartesi, Ocak 21, 2008

Gündüz biter gece söyler, kızlar ağlar...


Kedi eti yedi

-güç birliği-el birliği-oy birliği-aile birliği-hani bunun diriliği-
avrupa birliği-pazar ekonomisi, adalet, hak ve özgürlükler, daralmalar, kopmalar,
neşter operasyonları, batıklar, godoşlar,gözyaşları, favori gelin adayları,
topstar adayları,
kı.ımın kenarları....

beynimin içinden haber bültenleri geçiyor,,,

“”””seven deadly sins
seven waste to win
seven are your paths to hell and your trip begins
seven downyard slops
seven bloody hopes
seven are your burning fire
seven is your desireeeee””””””

şuur bozukluğu vs..vs..vs..vs..

hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı, eski çamların bardak olduğu, büyünün bozguna uğradığı, benlerimin çarpıştığı şu günlerde,günlerin getirdiğine, gecenin götürdükleri eklendi mi, çok da bi şey kalmıyo elinde avucunda, hele ki ellerimin kabuk değiştirdiği şu zor zamanlarda, yüzüme dokunan ben değilim sanki, sanki sanki sankiiiiiiiiiiiiiiii!!!!!!!!

Soğuk.......

-kader çıkmazları-feleğin çemberi-memleket insanları-çifte standart-kürt böreği-saadet zinciri-şahane vurgunlar-rüya durgunluğu-zihin uyuşukluğu-çamlıca gazozu-

ahkam kesen ahmakların hamallığı sırtımızda, hastalıklı duruşlarımızı bir c vitaminine kiraya vermekte tereddüt etmeksizin donduruyoruz açlığımızı. Derin dondurucular alıyoruz evlerimize, 4 kişilik çekirdek ailelere. Ne kadar derine inilecek ki, bu denli dondurmak için. Nedir efendim alıp da veremediğimiz?? Bir kere de almadan vermeyi deneyemez mi bu bencil yaradılış? “Ne münasebet, ne mü-na-se-bet!! Doğamıza aykırı şekerim..!!”
-peki şekerim, bi ara uğra bana, doğanı elden geçirelim....-


...............................suuuuuusmaaaaaa, sustukça, sıııı-raaaa saaa-naaa gee-leee-cek........................................................................................................................

-boyalı basınlar-veresim geldiciler-sadece arkadaşızlar-botox manyakları-folloş ağızlılar-aşk tüccarları-sevgi salataları-yok mu yardıranı-

çabuk çabuk tüketilsin ki, anlaşılmasın ne kazanıldığı ya da kaybedildiği. Öyle hızlı yaşanıladursun ki, durulmasın bu kan deveranı, adrenalin bombardımanı. Dolsun, boşalmasın şehvet kadehleri. Maksimum 2 günde bitiversin ilişki müsveddeleri, ama 3. günün sabahı yeni bir aşkla çalkalanıversin magazin sayfaları. İlik gibi hatunları ağlarına düşürsün genç ve yakışıklı pleyboylar. Alan memnuuuun, veren memnun. Kime ne? Yeni gelen sevgiliye jest, değişsin son model jiplerin plakaları. (Tutmayın beni.)
Alo diyorum, yok mu yardıranı?????
“sarılmandan belli
kırıcan mı belimi
çok canım acıdı
çeksene eliniii”””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””







Pazartesi, Aralık 31, 2007

K.

Hastalığıyla gurur duyuyordu, hatta bir adım daha ileri gidip bunun kendisine Allah’ın bir lütfu olduğunu söylüyordu. Polonya’da, annesinin bilmem kaçıncı veledi olarak dünyaya gelmiş, ve yine “kız” olmuştu. Sanki kendisi seçermiş gibi cinsiyetini,

-Aaa, pardon kuzum. Babamgiller sanırım artık orospu istemiyoglar evde. Bir penis rica edecegtim.

Kader bu ya, annesi K.’yı doğurduktan hemen sonra
Postpartum Psikoz* geçirmiş, K.’yı neredeyse doğramış kendisini de gırtlaktan sobelemişti. Sesinin tellerinin deforme olduğunu iddia ediyordu o gece K. . Nasıl ediyorsa! Daha küçücük bir bebekken çığlık çığlığa ağlamışmış. Ağzından gelen kanların ses tellerinin düğümlenmesinden mi yoksa midesinin yarılmasından mı bilememişmişler doktorlar.
Sanki birinci tekil anlatılabilirmişmiş gibi bu hikaye!
K. daha bebekken, anlayacağınız, bilmem kaç ay hastanede kaldı. Neredeyse kardeşlerinin sayısıyla orantılı; ama rakam vermeyeceğim, zira honte! Doğar doğmaz başlayan hastane macerası bana kaderin var olduğunu; ama çok hoyrat bir halattan ibaret yaratıldığını tekrar kanıksattı. Neyse, biz hikayemize dönelim, edebiyat paralama yok bu öyküde. Bu öykü, kader gibi, hoyrat bir halat olsun bu sefer.
Alkolik baba da, sağ olsun, kızlarının “hayat bilgisi” dersiyle birebir ilgilendi. Hepsine yıldızlı pekiyi verecek kadar eğitti onları.

-Hmm…Hem o beyefendi notlarını veriyor, hem de eğitim işini mi görüyor? O zaman kendi kendini puanlıyor bu herif ayol!

Anladınız siz büsbütün ayyaş babanın açık öğretim fakültesini; ama bu fakülte on senelik falan. Yanlış anlaşılmasın. Fakülteye “genetikten” girenlere master ve doktora bedava! Gel vatandaş geeeel!
Yaşı on sekize dayandığında babası çekiliverdi sırtından K.’nın. “Haydi bakalım, eve ekmek getireceksin. Bakkala uğramışken bana da bir cep kanyağı alıver yavrum.” K. , sokaklarda, kıçında yırtık mini eteği sürünüp durdu birkaç yıl. İşte şimdi hak verir misiniz bilemem hastalığıyla gurur duysun mu duymasın mı? Yattığı ter kokan göbekli herifleri; esmer, yeşil gözlü, bembeyaz iri dişli bir forma sokuyordu, sokabiliyordu. “Bir hayat kadını için daha iyi bir yetenek bahşedilebilir mi?” O böyle diyordu işte. Kafasında oluşan tek bir motif vardı; ince işlenip sık dokunan. Hep o forma sokardı ona sahip olan erkekleri. Bir tek babasının şekil değiştirmesini sağlayamıyordu kafasında. Bir tek beynine giden damarları tıkayan leş pıhtı, babasıydı.
K.’nın cildindeki dikiş izleri (neyse ki yüzünde yok) kalbindeki duyguları akıttı yaşı ilerledikçe. Yirmi yaşında gencecik bir beyinken, zamanının talihsizliği sebebiyle gencecik bir tatmin makinesi oluverdi.
Kardeşlerini mi soruyorsunuz? Onları anlatamayacağım hiç. Bu öykü, K.’nın öyküsü. Ona ait olan bir tek bu öykü var. Bırakın öyle kalsın.
Polonya’da “yuvarlanıp gidiyoruz” hayatından başka tek dayanağı vardı soyutsallığa dökülmemesini sağlayan: komünist çarıklarını kadınsılaştırdığı mor menekşeleri. Odasındaki pencere kenarında küçücük bir saksıda küçücük menekşeler…Hem de mor…Göz torbalarının altına sinen mordan değil bu, taptaze bir mor. Tatmin makinesi değil de, “Kadınım!” diye haykıran evdeki tek “nesne” olan mor menekşe saksısı… K. , her sabah menekşelerle konuşur, onlarla özel yeteneği sayesinde sohbet bile ederdi. Sonra sevgiye en çok susayanları seçer, kurutup çarığının ucuna açtığı ufak deliklerden sokardı onları. Hele biri rüzgara kapılıp çıkıversin çarığından, günü öyle kötü geçerdi ki, daha “sinerji” diye bir kavram yokken hissederdi tepesindeki mavi haleyi.

-Çok sıkılıyogum aslında kendi başıma. Kasılmayan bir beyin kasım kalmadı bu küçücük odada kuzum. Haydi, çıkar beni buradan. Lutfen !

Yine makineliğini konuşturacağı günlerden bir gün, kalbi topak topak oldu. Öyle nefessiz kaldı ki, gırtlağının DNA formları gibi bir şekle büründüğünü hissetmiş kadar oldu. Karşı kaldırımdaydı işte beklediği adam! Esmer, yeşil gözlü, bembeyaz iri dişli erkeği! Karşı kaldırımdan ona el sallıyordu. Elleri, işçi elleri gibi güçlü, bir Çar’ınkiler gibi yumuşacıktı. Adım attı K. ‘nın yanına gelmek adına; hayatlarında, ileride birlikte geçirecekleri hayatlarının başında ufacık bir adım. Ne olduysa o an oldu, bir anda hızlıca bir araba geçiverdi uçurumlardan oluşan aralarının arasından. K. bakakaldı. Yola fırladı erkeğini aramak için. Dosdoğru delikanlının yok olduğu yere kadar koşturdu. Talihi var (mı?), yara almadan bulunmak istediği noktaya vardı. Görünürde hiç kimse yoktu. Yol boyunca yürüdü. Bir kan lekesi görmeyi bekledi. Bir şey bulamayınca rahatladı. Kendisi form değiştirebiliyorsa erkeğinin de özel bir gücü olmalı değil mi? Demek o da uçabiliyordu veya ne bileyim, toza dönüşebiliyordu. Sevinmeye çalıştı, yüzünü hafif cilveli bir gülümseme kapladı.
O gece vardiyasını uzattı K. . Sevdiği erkekle sonsuza kadar sevişebilmek istedi. Vücudu aşınsa, parçalansa, nasıl olsa dikilebilir cinsten onun postu. Sevişti alnındaki zevk boncuklarıyla.
Eve döndüğünde, kuşlar, yavrularına solucan bulmak için çoktan yuvalarını terk etmişlerdi bile. Evin sessizliği üzerine çöktü. Bir sigara yaktı kuytu köşede. Odasında asla sigara içmezdi, mor menekşeleri yüzlerini asmasınlar diye.
Rüyasında karnını okşuyordu sevecenlikle. Yanında esmer erkeği, mor menekşe dolu bir bahçede oturuyorlardı. Sonra karnı şişti, şişti de şişti. Sular fışkırdı karnından her tarafa. Kan ter içinde uyandı. Karnını kontrol etti.
“Acaba…?”
Erkeğiyle sevişmiş olsaydı eğer o gece, doğacak piçinin babası hakkında da bir fikir sahibi olurdu elbet. Karnı şiştikçe babasından bebeğini sakınmak da zorlaştı. Ya düşük yapacak, ya kaçacaktı evden. Kaçmayı seçti gözleri kapalı. Yanlış anlaşılmasın, çocuğuna olan sevdasından değil, düşük yapmanın korkusundan.

-Beni biraz daha insan formunda anlatamaz mısın insanlara sevgilim?


Bir tek yanına saksısını aldı giderken. Bir mektup bile bırakmasına gerek kalmadı böylece evdekilere. Bir taşla iki kuş. Kafasını yarmaz umarım.
Bu çocuğu büyütemezdi. Hayır, bu çocuk erkeğinden olmadığı müddetçe kabul edemezdi onu. Zaten çocuğunun yazgısı milyonlarca meninin karışımı olan bir Frankenstein olmamalıydı. Gururlu kadındı bir yerde. Küçük lokmalarla, en az yirmi beş kere çiğnemeden yutmuyordu yediği yemekleri.
Bir tüccarla iş pişirip Türkiye’ye yollanmaya karar verdi. Zavallı kız, tır şoförlüğünü ticaretle uğraşmaya bir tutmuş, bir tır şoförünün altına gire gire varmıştı Türkiye’ye. Hem kaçak, hem yabancı; nasıl bir cesaret bu? Yatacak yeri, yiyecek lokması yok; ama eli ekmek tutuyor Allah’tan.

-Demek o kadar boğuyordu o hayat beni…

Türkiye’de gördü ki, bu sektörün noktaları var: pezevenkler. Sığındı bir tanesinin himayesi altına. Adam da bir aileyle anlaştı iş adamı edasıyla, kısırlıktan kurumuş ruhlarına gelecek bebeğin bir orospudan olduğunu söylemeden trink! aldı paralarını. K. , yorgun, hayallerinden uzak, dinlenmeye çekildi bir süre. Doğuma yakın, vazgeçer gibi oldu çocuğunu ellere vermekten. Güzel bir sopa yedi hemen ardındaki sekansta. “Keşke,” diyordu içinden, “karnıma vursa da Allah’ın cezasının suçu olsa yanan paralar.” ; ama olmadı, beceremedi, doğurdu günü gelmiş çocuğunu. Eline aldığında ufacık bebeğini, gördü ki gözleri yemyeşil, teninin rengini annesinden almış ama, süt beyazı. Yalnız bebeciğinde kendi tenindeki yaralar yok. O kadar saf ve masum ki, gözleri doldu bebeğin dişsiz ağzından gelen gülücüklerle. Vatanından kaçmıştı, şu hastane odasından mı kaçamayacaktı? Başarırdı o, bugüne kadar kendi başına ayakta durabilmişti. Kadınlığının en doruklarına çıkmış, aynı zamanda bir erkeğin olabileceği en vahşi ebatlara da sığabilmişti.
Pezevengine bir süre hastaneye gelmemesini söyledi. Emzirme döneminden sonra verebilirmiş ancak çocuğunu, bu yüzden şüphe çekmeyelim dedi. Dünyanın en adi heriflerinden olan pezevengi de mantıklı buldu bu düşünceyi. K. , zaman kazanabilmeyi başardı düşünmek için. O günlerden bir gün kapı açıldı, K. , tam küfür basacakken gelenin pezevengi olduğunu sanıp, içeri esmer, yeşil gözlü, bembeyaz iri dişli erkeği girdi, elinde bir demet mor menekşeyle beraber. K.’yı alnından öptü ve usulca:
“Çok geç kalmadım ya.” dedi.
“Asla sana geç kaldın diyemem.” diye cevapladı K. “Ama beni buradan bir an önce çıkar.”
Adam, gözleriyle çok şey anlattı o an. K.’ya öyle bir baktı ki, içi güven doldu, tenindeki yaralar kaynayıverdi. K. hemen hemşireden çocuğunu getirmesini istedi.
“Bak.” dedi. “Aynı sana benziyor.”
“Senin güzel teninin rengini almış ama. Haydi, gidelim buradan bir tanem.”
K. üzerine sadece montunu aldı. Kucağında bebeği, yanında ona kol kanat geren erkeği ile beraber korkmadan dışarı çıktı. Merdivenlerden usulca indi ve İstanbul sokaklarına karıştı bedenleri.
Bir otele gittiler; ama şu lüks otellerden birine. Hani iki odaları oluyor ya, onlardan. Bebeklerini güzelce yıkadılar beraber. Temiz pak çarşaflara dolayıp uyuttular koyunlarında. Sonra Adam K.’yı sevecenlikle sabunladı, saçlarını yumuşacık dokunuşlarıyla şampuanladı. Onu beyaz havlulara sarmalayıp kucağına aldı, yatağa götürdü.
Birbirlerine bakıyorlardı şimdi, öyle güzel, öyle derindi ki bakışları. Adam eğilip öptü K.’yı dudaklarından. Az önce sarmaladığı havluyu döktü üzerinden. Bu sefer, gerçekten erkeği ile sevişiyordu K. , ilk defa adamın tenini, kıvrımlarını duyumsuyordu.
Yavaş yavaş seviştiler. Hiçbir şeyi aceleye getirmeden, çünkü yıllardır K. zaten acele sevişiyordu erkeğiyle. Adam parmak uçlarıyla okşadı K.’nın vücudunu, gözlerinden öptü. K. , erkeğinin geniş sırtında halkalar çizdi büyüklü küçüklü. Bu sefer canlandırma yoktu ama gözlerinde, gerçeği birebir yaşamak istiyordu.
K. uyumak istemiyordu. Oysa o kadar yorgundu ki… Bunun bir düş olduğundan o kadar korkuyordu işte. Yataktan kalktı, yan odaya, bebeğinin yanına gitti. O kadar güzel bir varlığı dünyaya getirebildiği için Tanrı’ya gözyaşları içinde dua etti. Yatağa geri dönüp erkeğine tekrar dokundu. Oradaydı evet, gerçekti. Adam K.’yı kollarına aldı,
“Uyu, korkma. Ne yapabilirler ki sana?” dedi.
K. gözlerini devirdi. Adamın göğsünde otuz beş yıllık bir uykuya daldı.

Uyandığında uyuduğu odada olmadığını fark etti. Yerinden sıçradı. Koşarak yan odaya gitmek istedi; fakat burası tek kişilik küçücük bir odaydı. Etrafında ilaç kutuları ve ismini yazan dosyalar yığılıydı. Çıldırmadı, sadece kalakaldı öylece. Aklına ilk gelen erkeğinin bebeklerini alarak kaçıp gitmiş olduğuydu. Oysa esmer delikanlı, K.’yı hiçbir zaman terk etmemişti. Etrafına bakındı, odayı karıştırmaya başladı; ama darmadağın ederek değil, usulca. Anne olmak, ondaki hırçınlığı büsbütün yok etmiş, sevecenlik aşılamıştı. Yatak çarşafının altında bir oyukluk duyumsadı. Elini o oyuğa soktu ve yaprak yaprak mor menekşe saçıldı etrafa. Bunlar neden buradaydı? Hatırlamıyordu besbelli. Hemen geri topladı yaprakları. Terliklerini ayağına geçirip üzerine kilitli olan kapıya vurdu üç kez. Üç tane tını. Do bemol, ya da Si; hangisi kulağa daha güzel gelirse. Beyaz önlüklü, güleryüzlü bir bayan açtı kapıyı.
“Günaydın Madam K. Size kahvaltınızı getireyim; ama isterseniz küçük bir yürüyüşle gününüze başlayabilirsiniz.”
Madam K. , işaret ve orta parmağını yürüyormuş gibi yaparak dışarıya çıkmak istediğini belli etti. Çıktılar. Yaşı hayli geçkin bir ağacın altına oturdular. Nerede olduğunu biliyordu elbette. Sadece sanrılar gelip gidiyordu böyle acımasızca.

-Kuzum, doğrusunu anlatsana. Ayıp oluyog ama millete!

Türkiye’ye yollanmak için bindiğin tırın içinde başlamıştı kanaması K.’nın. Çocuğu sanki kaderini bilirmişçesine, ölmek istemiş gibi, öyle ani başlamıştı kanama. Şoför, kaçak olduğu için panikleyip yol kenarına fırlatıverdi K. ‘yı. Şans eseri ordan geçen bir araba onu fark etti ve hemen hastaneye götürdü. Madam K.’yı yolda bulup hastaneye o ölmeden yetiştiren delikanlı, esmer, yeşil gözlü, bembeyaz iri dişliymiş. Elleri bir işçi eli gibi güçlü; ama bir Çar’ınki gibi yumuşacıkmış. Hastane görevlileri öyle dediler.
K. orada bakıma alındıktan sonra tinsel sağlığı için de birkaç test yapıldı. Rezidüel Tip Şizofreni** teşhisi konulunca o hastaneden ruh sağlığı hastanesine sevk edildi. Odasında çıkarılacağını anlayınca mor menekşelerini koparıp orasına burasına sıkıştırdı. Sonra da o oyuğa doldurdu en değerli varlıklarını.
Madam K. , bahçede otururken terliklerine baktı. Ordaydı işte biricikleri. Bir tanesi bile rüzgarın cilvesine kapılıp uçsa, ağlamaya başlardı. Ruhunda yatan annelik onu sessiz, kendi halinde bir insan yapmıştı. Duygularının taşıp taşıp geri boşaltıldığı denizinde tek başına, tanımadığı bir ülkede, Polonya-Türkiye tren yolu arasında bir yerde kalan bebeği ve hayallerindeki, istese her an yanı başında bitecek sevgilisi ile kurduğu, kurmak zorunda kaldığı dünyada dün geceki gibi gidip gelmeler artık hastalığının som demlerini yaşadığını göstermekteydi. Madam K. , “Orospuluk için daha güzel bir yetenek olabilir mi?” derken, aslında tek bir şeyi biliyordu: sonunda yine de gururunu bu hastalığa kaptırmayacağını. Zaman geçirmek için kimseye ihtiyaç duymadığı şu hastanede, tek başına bile milyonlarca arkadaşı olabilecekse ve illa ölecekse, hayallerinin ona bahşettikleriyle şampanya içerek ölümünü kutlayabilecekse, o zaman haklıydı Madam K.
Orospuluk için verilmiş daha güzel bir yetenek olamazdı.




*Doğumdan sonra ortaya çıkan şiddetli depresyon ve düşünce bozukluklarıyla belirli bir hastalıktır. Genelde doğum sonrası 2-3. günlerde ortaya çıkar. Bebeğine veya kendine zarar verme düşünceleri belirgindir. Görülme sıklığı binde 1-2’dir. Genelde ilk kez doğum yapanlarda görülür.

**İçe çekilme, konuşmazlık, donuklukla belirli olan tiptir. Belirgin düşünce bozukluğu, ses duyma, dağınık davranış yoktur. Yavaşça ilerleyen şizofreni biçimidir. Hasta, Şizofreninin bütün evrelerini geçirir.