Ana içeriğe atla

Denize Doğru

Yaşanacak her şeyi yarım kalmıştı. Her şeyi yarım bırakmıştı ve daha yapmak istediği çok şey vardı. Durdu. Sigarasızlık, düşünmesine ket vuruyordu. Sigara içiciliğini de yarım bırakmıştı; herkes ve her şey gibi. Konsantre olmaya çalıştı. Eski İstanbul manzaralı penceresinden hayat koşuşturmalarını izledi biraz. Dışarıdaki havayı gözleriyle soludu; bir an kendi acelelerini unutmak için.
Dalmış. Şehrin ışıkları yanmış. Gökyüzü kırçıllı masmavi. Baktığı kömür gözlerin rengine boyanacak Dünya az sonra. Biraz daha beklemeli...
Kendisinden bahsederken hep üçüncü kişi kullanması, yabancılaşma, hırçınlaşma ve sahipsizleşme demek olduğu kadar, - eğer keskin bir zeka bunu kavrarsa aynı zamanda şeffaflaşma da demekti. "Ben" demeden birçok gerçeği açığa vurabilirsiniz kendinizle ilgili.

Yazdığım bütün satırları heba edesim var. 

Çünkü ben, bende değilim.

Bir kadeh şarap. Üzerinde çay lekeleri olan defterin her sayfasının sağ üst köşesi çevrilmekten silikleşmiş. Kendi yazım...bazen benim bile okumakta zorlandığım. Kafamdaki bulanık düşüncelerin yansıması olan hikayelerimde karakterler kararlı mı yoksa karışık mı belli olmayan kararlar alıyorlar. Özünde baktığında hepsi yaşamaları gereken sonlara ulaşacak gibi. Bu bana biraz tanıdık geliyor. Mavi gökyüzü kararırken ve şehrin ışıklarıyla birlikte ironik bir şekilde tekrar ışıldamaya başlarken işte kendi kendime bunları düşünüyordum. 

Her karmaşa beni başka hayatlara savurmuştu. Bunu yaş almış gözlerimin gerilerinde daha iyi görebiliyordum artık. Bu şehre nasıl her küfrettiğimde daha çok bağlandıysam geçmişteki küfürlerim şimdi beni kendilerine tutsak edebiliyorlar. Şehir ışıl ışıl parlıyor; terk edemediğim her şey gibi. Yarım bıraktığım ve sonlanmadığı için beni daha çok hapseden gerçekliğim bir nefes sonra biraz daha boğucu olacak.

Yaşama tutunmayı sağlayan da bu stockholm sendromu sanırım.

Bunları düşünürken farkında olmadan yazmaya başlamışım. Defterimdeki lekeler artmış, artmış, dev bir kükürt bulutu olmuş. Beni almış, İstanbul sokaklarında bir geziye çıkarmış. Büyüdüğüm, öpüştüğüm, ağladığım, sarhoş olduğum sokaklarda evsizlerin yaktığı teneke alevlerinin arasına sızdırmış. Hep birlikte bir şişeden şarap içip dertlerimize gülüyoruz şimdi. Lekenin içindeki lekesizliği yudumsuyorum. Şaraba da buluta da aşık oluyorum.

Rüzgarın nefesi ile canlanıyorum. Denizin nefis sezisini üzerime taşıyor. Nefesini yüzüme değdiren hayaletleri tepeme doluşturuyor. Aşk, birine hayran kalmak değil; ben olabilecek bütün olasılıkları sarmalıyorum. Tanrı ve tanrısızlık, sebat ve itaatsizlik, sevişmek ve gürültü... Yaşayabileceğimiz tüm senaryoları düşündükçe deliriyor ve yine yarıda kalıyor, yarıda kesiyorum her sevdamı. 

Bu yazı acaba nasıl bitecek sahi?

Dışarıda hala sayısızca hayat, bir yerlere doğru sayısızca seçeneklerinden seçimler yaparak hızla koşturuyor. Geçmişe olan takıntı hali bugünü kaçırmamıza sebep oluyor. Garip bir işkence olarak zaten sonu bilinen her şeyi tekrar tekrar yaşıyor ve farklı sonlar yaratmaya çalışıyoruz. Uzay-zaman böyle işlemese de biz tekrar tekrar düzene karşı koymaya çalışıyoruz. Bugün çıkacak fırsatlar için ayıracağımız zamanı işte böyle elimizin tersiyle iterek büyük bir hırs ve egoyla kabullenmediğimiz gerçekliğin bir iz düşümünü yaratmaya çalışıyoruz. 

Sahilde oturup bir çay içsek daha iyi.

Sabahın saatlerine tekabül eden vakitlerde biraz daha şarabım olsa diye sızlanıyorum. Bir gün de "Bitti" denilince bitsin, değil mi? Yoook. Yarıda kalacak, yarıda kalmalı. Defterdeki sayısızca hikaye gibi elimin altındakinin de sayfasının sağ üst köşesini kıvırdım; bir gün bitirilmek üzere. Bırakalım yarıda kalsın köprüler.

Çünkü böyle hep daha güzel.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Günce

Çocukluğum Suadiye 'de, uzunca bir sokakta geçti. Okul dönemi biter bitmez anneannemin evine taşınır, tüm yazı orada geçirirdim. Az araba, bol akran, çok hareket ve fazlaca hayal ürünü ile ürettiğimiz oyunlarla yemek yemeyi bile unuttuğumuz günler geçirirdim.  Gece olunca ben anneannemin kucağında yatardım, birlikte televizyonda film izlerdik, o uyuyakalırdı. Odalarımıza geçtiğimizde dayımın zamanında evde gizli sığınaklar yaratıp sakladığı kitaplara göz atardım; hepsi eskimiş kağıt kokan ve içinde çoğu kişinin duymak istemeyeceği fikirler barındıran hayal dünyalarıydı. Uykuya daldığımda, kendi hayal dünyamla baş başa kalır, tüm gün özümsediğim bilgi birikimi ve deneyimlerden bağımsız dünyalarda kah büyülenir kah kavrulurdum. Büyümeye başladığım o dönem geldiğinde kafamda binlerce soru, hala sokakta top oynamak isterken bir yandan top oynadığım çocuğa baktığımda karnıma giren ağrıları keşfetmeye çalışıyordum. Her şey her gün defalarca karışırken hayat da devam ediyordu: sokaktaki a...

Şerefe!

Dünyanın kösteği tepeme bindi. Işıklara kör kaldım. Önümde parladıklarını göremeyip başka yönlere bakarım. Yıldızlara oyunbozanlık yaptım. Misketlerimi toplayıp aralarından ayrıldım. Gök kubbe nemli... Gök kubbe bağnaz... Suçu hep ona attım. Beni ağlattı! Beni hiç bağışlamadı! Bağışlamasını dilemedim oysa... Önümü sürmekten başka toparlanamadım. Halbuki sonsuz bir şeye elini uzatsan tutabilirsin; uzağına kaçamaz, başlangıç noktası olamaz. Göğe dokun... Göğe göz kırp. Kirpiklerine dolduğunu hisset. Kirpiklerinden solu. Hem, bir martı vapura eşlik ediyorsa göğe havalanmış sayılmaz mı? Karaysa yaşamın, uçmaktan mahrum kalmak zorunda mısın? Soğuktan parmakların şişsin, dudakların morarsın; göğe at bakışlarını. Rüzgarın bohçasına bırak. Rüzgarı hissetmezsen, üşür müsün ki? Her şey inanmak veya hissetmekle başlar nihayetinde. Kartpostal hayatların içerisinde sürüklenip durmak; karınca yuvasına harç döküp kurumasını beklemek ve sonra sanki katliam yaratmamış gibi o proto...