Ana içeriğe atla

Bir Kadının Ağzından "Olmayacak" Cümleler

Alışmak diyorsunuz; her gün aynı kokuşmuş iş yerine gitmek, aynı saatte öğle arasına çıkıp aynı lokantaya gitmek ve menüye bakmaksızın aynı yemeği yemek, sonra da her gün aynı eve dönüp, aynı çocuğun başını okşayıp aynı kadınla sevişmek...

Alışmak diyorsunuz...

Ben de rutin hayatın kadınıyım aslında, tabii düşünceler yanlıdır ya, ne tarafından bakarsınız diye “şey ettim.” Her gün aynı deterjan kokularıyla başkalarının evinde, başkalarının pisliklerini köpürtürken aynı kurumuş ellere bakıyorum. Sonra, başıma aynı yemenimi bağlayıp aynı saatteki otobüse biniyorum. Paranoyak değilim de, ondan şöyle özetleyeceğim: İş çıkış saatlerimizin bir olduğu aynı ter kokan bıyıklı adam aynı pozisyonda mıncıklıyor beni. Yine ses etmiyorum; zira otobüs kalabalık. Muhtemelen ondan oluyordur diyorum.
Düşünceler yanlı...
Aynı durakta iniyorum. Aynı koca beni aynı kanepesinde karşılıyor ve aynı beş çocuğa o yorgunluğun altında yemek hazırlıyorum. Çocuklar zırlamasa, koca zırlıyor: “Biram nerde benim?!” diye. Sonra, aynı alışmanın içinde yine aynı yerlerime tokat yiyorum. Hani bir şey olmadan içinize doğar ya, ne güzel bir duygudur o. Kötü ya da iyi, önemsiz, yeter ki tahmin denilen güdünün kullanılacağı günlük hayat var olsun, ne kadar basit olsa bile. Benim içime hiçbir şey doğmaz, çünkü bilirim neler olacağını. Eğer bakkala uğramadıysam veya çocuklarım için ay sonunda bir oyuncak alabileyim diye üç beş kuruş para ayırdıysam(yazarken bile saçma geliyor) önce kafama, daha sonra da mideme (yanlış anlamayın sakın, yere düştüğüm için, ondan öyle “şey oluyor”.) yediğim darbeler öyle alışmışlık kokuyor ki...
Siz de kalkmış kokuşmuşluktan söz ediyorsunuz.

“Ahh...yine mi fare! Kaç kere de ilaçladık evi. Nerde bunun yuvası, bir bulsam...”
“Hadi canım, yine mi zam?”
“Benim istediğim gibi olmuyor. Fantezilerimiz çok sert be şekerim. Kikikiki.”


Vay be!

Bakamayacağımızı bile bile altına yattığım karanlık, bana beş tane çocuk verdi. Daha doğrusu, ben acılandım içimden çıkarken onlar. Çocuktur, sevilmez mi? Sevilir elbet; ama onları okutamamak, onların açlıktan şu hep türk filmlerinde gördüğümüz tavuk pilavcının önünde imrenerek bakan bakışlara sahip olmaları, aslında hep güldüğümüz klişe cümleleri yaşamaları çocuk sevgisinden ziyade çocuğa acımaya, çocuk için yıpranmaya dönüşüyor. Kendi kadınlığımın kayboluşunu izleyemeden onların yitişini izliyorum. Onların da bir gün babaları gibi serseri olacakları endişesi her gün ruhuma dokunuyor. Kendi gururumun başkalarının kirli iç çamaşırlarında yok oluşuna şahit oluyorum. Yine de boyun eğiyorum. Diyeceksiniz ki, neden kaçmıyorsun o evden? Çok şükür, babamlar yaşıyor. Gitsem kabul ederler değil mi?
Değil işte.
Değil...
Babam, benim “delindiğimi” düşünedursun, annem kadının yerinin erkeğinin dizinin dibi olduğunu söylüyor. Evet, hakikaten dizinin dibinde bitiyorum zaten erkeğimin. Kafama dirseğiyle düzeylemesine vurması için o pozisyonda durmam gerekiyor, merak etmesinler beni dünyaya getiren insanlar. Ha, delik demiştik değil mi? Bahsetmezsem olmaz, ölümü görün. Yakında görürsünüz ya, neyse. Ben, anacım, “delinirken” de tanımadığım bir adamın alnından damlayan terlere baka baka acıdım. Yan mahalledenmiş. Beni pek beğenmiş. Bir kere gördüm, bir dahaki görüşümde de zaten gözlerimin önünde beyaz bir tül vardı. Ondan sonra, yani üçüncü gördüğümde de üstümdeydi işte, beni “deliyordu”. Başka bir adını bilmediğim bu şey bana sadece acıyı anlatıyordu. Tecavüz ne demek acaba? Benim yaşadığım tecavüz mü? Yok değil, ben onla evliyim ya, olmuyormuş.
Küçükken, annem hastalandığında doktor olmak istemiştim. Bir gaf etmiştim kendi kendime. Kadın kimliğimin altında, kendi hapishanemde yargılandım ve bu düşüncemi kendim bile unuttum. Bana düşen evlenmekti. Sadece bedenimin değil, ruhumun tecavüze uğradığı bu hayatımda bana yan yan bakan akrabalarımın karşısında hep susmak zorunda kaldım; kıyıverirlerdi canıma. Keşke susmasaydım. O zamanlar hep sanırdım ki ruhtur eti acıyan. Yapılacak işlerimin arasında hayal kurmak da yoktu benim, konuşmak da. Sesimin çıktığı tek an dayak yediğim ilk günlerdeki çığlıklarımdı, onlar da yavaş yavaş sustular. Dayak da alışkanlık oldu. Acı vermemeye başladı. Gururum da tecavüze uğradı, çünkü çığlık atmak bile gururu savunmaktı.
Evlendim, çoluk çocuğa karıştım. Mutlu son. Veya değil. Vajinamda açılan boşluktan akan ruhum bu evde hapsoldu nihayetinde. Daha bunu sorgulamak var mı? Baba evinden çıkarken belime bağlanan kırmızı kuşak evliliğimin daha üçüncü gününde deri bir kemere dönüştü belimde şaklayan.
Çamaşır suyu kokuyor... Oynayamadığım seksek oyununun tebeşir tozu...

Ve çocuk çığlığı; asla yaşayamadığım, belki bir gün bir yerlerde bulmayı hayal ettiğim çocukluğumun tiz çığlıkları.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Günce

Çocukluğum Suadiye 'de, uzunca bir sokakta geçti. Okul dönemi biter bitmez anneannemin evine taşınır, tüm yazı orada geçirirdim. Az araba, bol akran, çok hareket ve fazlaca hayal ürünü ile ürettiğimiz oyunlarla yemek yemeyi bile unuttuğumuz günler geçirirdim.  Gece olunca ben anneannemin kucağında yatardım, birlikte televizyonda film izlerdik, o uyuyakalırdı. Odalarımıza geçtiğimizde dayımın zamanında evde gizli sığınaklar yaratıp sakladığı kitaplara göz atardım; hepsi eskimiş kağıt kokan ve içinde çoğu kişinin duymak istemeyeceği fikirler barındıran hayal dünyalarıydı. Uykuya daldığımda, kendi hayal dünyamla baş başa kalır, tüm gün özümsediğim bilgi birikimi ve deneyimlerden bağımsız dünyalarda kah büyülenir kah kavrulurdum. Büyümeye başladığım o dönem geldiğinde kafamda binlerce soru, hala sokakta top oynamak isterken bir yandan top oynadığım çocuğa baktığımda karnıma giren ağrıları keşfetmeye çalışıyordum. Her şey her gün defalarca karışırken hayat da devam ediyordu: sokaktaki a...

Denize Doğru

Yaşanacak her şeyi yarım kalmıştı. Her şeyi yarım bırakmıştı ve daha yapmak istediği çok şey vardı. Durdu. Sigarasızlık, düşünmesine ket vuruyordu. Sigara içiciliğini de yarım bırakmıştı; herkes ve her şey gibi. Konsantre olmaya çalıştı. Eski İstanbul manzaralı penceresinden hayat koşuşturmalarını izledi biraz. Dışarıdaki havayı gözleriyle soludu; bir an kendi acelelerini unutmak için. Dalmış. Şehrin ışıkları yanmış. Gökyüzü kırçıllı masmavi. Baktığı kömür gözlerin rengine boyanacak Dünya az sonra. Biraz daha beklemeli... Kendisinden bahsederken hep üçüncü kişi kullanması, yabancılaşma, hırçınlaşma ve sahipsizleşme demek olduğu kadar, - eğer keskin bir zeka bunu kavrarsa aynı zamanda şeffaflaşma da demekti. "Ben" demeden birçok gerçeği açığa vurabilirsiniz kendinizle ilgili. Yazdığım bütün satırları heba edesim var.  Çünkü ben, bende değilim. Bir kadeh şarap. Üzerinde çay lekeleri olan defterin her sayfasının sağ üst köşesi çevrilmekten silikleşmiş. Kendi yazım...bazen ...

Şerefe!

Dünyanın kösteği tepeme bindi. Işıklara kör kaldım. Önümde parladıklarını göremeyip başka yönlere bakarım. Yıldızlara oyunbozanlık yaptım. Misketlerimi toplayıp aralarından ayrıldım. Gök kubbe nemli... Gök kubbe bağnaz... Suçu hep ona attım. Beni ağlattı! Beni hiç bağışlamadı! Bağışlamasını dilemedim oysa... Önümü sürmekten başka toparlanamadım. Halbuki sonsuz bir şeye elini uzatsan tutabilirsin; uzağına kaçamaz, başlangıç noktası olamaz. Göğe dokun... Göğe göz kırp. Kirpiklerine dolduğunu hisset. Kirpiklerinden solu. Hem, bir martı vapura eşlik ediyorsa göğe havalanmış sayılmaz mı? Karaysa yaşamın, uçmaktan mahrum kalmak zorunda mısın? Soğuktan parmakların şişsin, dudakların morarsın; göğe at bakışlarını. Rüzgarın bohçasına bırak. Rüzgarı hissetmezsen, üşür müsün ki? Her şey inanmak veya hissetmekle başlar nihayetinde. Kartpostal hayatların içerisinde sürüklenip durmak; karınca yuvasına harç döküp kurumasını beklemek ve sonra sanki katliam yaratmamış gibi o proto...