Ana içeriğe atla

"Gustave Flaubert - Madam Bovary" Kitap Eleştirisi (Kitabı okumuş olanlar için)


“...Ateş her yanını aydınlatıyordu onun, çiğ ışık giysisinin örgülerine, beyaz teninin gözeneklerine, arada bir kırptığı gözkapaklarına doluyordu. Yarı açık kapıdan rüzgar estikçe büyük bir kırmızı ışık geçiyordu üstünden.”

Kendi çaresizliğinde aşka sarılan bir kadın o kadar çok sever ki, zaten saçmalık olan aşk kavramı iyice manasızlaşır. Kadının yapamayacağı şey kalmamıştır artık; ve bunun getirisiyle beraber dağılan hayatları toplamaya çalışmak “kaçışma aşkı”nın büyüsünden de büyük bir zorluktadır. Madam Bovary’nin hayat çizelgesini bu şekilde tarif etmek en doğrusu. Huzursuzluk.
Madam Bovary’nin hikayesinde bildik bir aşk öyküsü var aslında. Kocası, onu öyle çaresizce sever ki ve o kadar iyidir ki, öylesine sıkıcı bir adama dönüşüverir. Yaptıklarından dolayı Madam Bovary’yi tamamiyle suçlamak ahlaken doğru gelse de insan doğasına baktığımızda bu suçlamanın ahlaksızlığına tanık oluruz. Kimimiz onun kadar lüks, para, unvan arasak, hiçbirimiz de Charles’la mutlu olamazdık. Kinayeli değil yazdıklarım. O kadar çok insan var ki bunları düşleyen, o sadece zamanının evlenmece oyunlarına kendini sıkılarak kurban vermiş bir piyon. Kocasının ona olan düşkünlüğünü bildikçe, ona olan güvenini kullanıp kendisini zevke ve aşka meyledip eğlendiren Madam Bovary işin nihayetinde kocasından başka kimsesinin olmadığını, kimseye güvenemeyecekmiş olduğunu acı bir gerçek olarak öğrenmekte ve kendisini yine kendisi cezalandırmaktadır. Evet, sorumluluk almayı asla öğrenememiştir, kızını asla düşünmemiştir; fakat kendisi de bir kız çocuğu kalmıştır ruhen. Bir kız çocuğunun arzusuyla yanıp tutuşan bir kadın gibi büyümüştür bedeni.
Charles’ın hiç suçu yok değildir bu aldatma öykülerinde. Ona at gezintisine çıkmasında ısrar etmesiyle Rodolphe’u, Rouen’da gittikleri operadan sonra bir gün daha kalmasını arzu etmesiyle de Leon’u aslında Charles kendi elleriyle ona altın tepsi içinde sunmuştur. Belki Charles biraz kıskansa Emma’nın gözleri parlayacaktı; ama sadece belki.
Madam Bovary (artık Emma diyelim), aslında ne istediğini tam olarak bilmeyen bir karakter. Babasıyla oturduğu çiftlik sırasında manastırı özleyen, Charles’ı görünce bu fikirlerini değiştirip Charles’la evlenmek isteyen, sonrasında Charles’ı elde edince de daha başka zevkler arayan bir kadın. Aslında tek gözünü boyayan şey mevkii.
Eğer Charles başarılı ve meşhur bir doktor olsaydı, Emma’nın Charles’la ilgili görüşleri tamamen farklı olacaktı. Charles’ın başta yenilik gibi görünen, sonrasında felakete dönüşen ameliyatı sonrasında Emma ne kadar sevinçle karşılamıştır kocasını; fakat işler kötüleyince iyice tiksinmiştir kocasından. Yine aşığına adar kendisini.
Aşkı, kaçış aracı olarak kullanır. Başta Leon’a olan sevgisinin gerçek olduğunu düşünürken daha sonra Rodolphe’a bir anda aşık olması hislerinin bu araca bağlanmasını özetler. Diğer taraftan Emma çok da yalnızdır. Bu yalnızlık kendi içindeki kapatmadan mı yoksa hakiki bir yalnızlık yaşamasından mı bilinmez; fakat yalnızlığından duyduğu üzüntü çok çarpıcı bir biçimde okuyucuya geçer. Mevkii sahibi bir kocası olsaydı, yine böyle bir yalnızlık içinde boğuşur muydu? Sanmıyorum.
Çok fazla gülmeyen Emma’nın yüzünde değişik bir kutsanmışlık vardır. Onu gören herkesin ona biraz mesafeli durduğu ve saygılı olduğu görülür. Aslında yapmacıklıktan uzaktadır. O an ne hissediyorsa onu yaşar. Gözleri dolmak istiyorsa dolar, gülmek istiyorsa da güler. Aşığına kolayca, “Kaçır beni.” diyebilir. Bir taraftan saftır. Bunca şeyi yapması kötülüğünden değil de, bilinmeyeni arzulamasındandır. Ölüm şekli çok semboliktir. Kendisi acı çekeceğini bile bile yapmamıştır elbet; ama kurtulmaya da çalışmamış, kaderine razı olmuştur. Gururu, aşıkları tarafından ayaklar altına alınmış olsa da ölümünde tekrar yükselir.
Emma, aslında hayatın bize dayattığı değerlerin bir eleştirisi. Görünmeyen bir tarafı anlatıyor bize. İmrenmek olgusunun varlığını açığa vuruyor; hem de en korkutucu haliyle, gözlerimizin içine soka soka. Kimi okur Emma’dan nefret ederek kitabın kapağını kapıyor olabilir. Zaten bence Emma iğrenilsin ve nefret edilsin diye var; fakat içindeki dramı intihar etmesiyle beraber yaşamaya başlamak da kaçınılmaz. Zamanının yasaklı karakteri, aslında cinsellik olgusu bir kenara, daha fazlasını eleştirdiği için yasaklanmış da cinsellik kalıbına sığdırılmış gibi geliyor. Yine de bunca çirkinliğine rağmen Emma Bovary, sizi uzaklara daldıran, cesaretine imrendiren, huzursuz mutsuzluğu ile sizi üzen bir karakter. Mükemmel olmaya çok yakın.
Ve de çok güzel.

Yorumlar

  1. ‘’Asıl acınacak şey dedi; lüzumsuz bir ömrü sürüklemektir.’’

    ‘’Gerçekten de, gece, lamba yanıp rüzgâr camları sarsarken, bir kitap alıp ateş başına oturmaktan daha güzel bir şey var mıdır?’’

    Modern romanın temsilcilerinden olan Gustave Flaubert'in ''Madam Bovary'' adlı romanından en sevdiğim yirmi alıntıyı okumanız için sizinle de paylaşmayı isterim: http://www.ebrubektasoglu.com/yazi/gustave-flaubert-madam-bovary-romanindan-20-sahane-alinti/

    Keyifli okumalar dilerim,
    edebiyatla ve sağlıcakla kalın.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Günce

Çocukluğum Suadiye 'de, uzunca bir sokakta geçti. Okul dönemi biter bitmez anneannemin evine taşınır, tüm yazı orada geçirirdim. Az araba, bol akran, çok hareket ve fazlaca hayal ürünü ile ürettiğimiz oyunlarla yemek yemeyi bile unuttuğumuz günler geçirirdim.  Gece olunca ben anneannemin kucağında yatardım, birlikte televizyonda film izlerdik, o uyuyakalırdı. Odalarımıza geçtiğimizde dayımın zamanında evde gizli sığınaklar yaratıp sakladığı kitaplara göz atardım; hepsi eskimiş kağıt kokan ve içinde çoğu kişinin duymak istemeyeceği fikirler barındıran hayal dünyalarıydı. Uykuya daldığımda, kendi hayal dünyamla baş başa kalır, tüm gün özümsediğim bilgi birikimi ve deneyimlerden bağımsız dünyalarda kah büyülenir kah kavrulurdum. Büyümeye başladığım o dönem geldiğinde kafamda binlerce soru, hala sokakta top oynamak isterken bir yandan top oynadığım çocuğa baktığımda karnıma giren ağrıları keşfetmeye çalışıyordum. Her şey her gün defalarca karışırken hayat da devam ediyordu: sokaktaki a...

Denize Doğru

Yaşanacak her şeyi yarım kalmıştı. Her şeyi yarım bırakmıştı ve daha yapmak istediği çok şey vardı. Durdu. Sigarasızlık, düşünmesine ket vuruyordu. Sigara içiciliğini de yarım bırakmıştı; herkes ve her şey gibi. Konsantre olmaya çalıştı. Eski İstanbul manzaralı penceresinden hayat koşuşturmalarını izledi biraz. Dışarıdaki havayı gözleriyle soludu; bir an kendi acelelerini unutmak için. Dalmış. Şehrin ışıkları yanmış. Gökyüzü kırçıllı masmavi. Baktığı kömür gözlerin rengine boyanacak Dünya az sonra. Biraz daha beklemeli... Kendisinden bahsederken hep üçüncü kişi kullanması, yabancılaşma, hırçınlaşma ve sahipsizleşme demek olduğu kadar, - eğer keskin bir zeka bunu kavrarsa aynı zamanda şeffaflaşma da demekti. "Ben" demeden birçok gerçeği açığa vurabilirsiniz kendinizle ilgili. Yazdığım bütün satırları heba edesim var.  Çünkü ben, bende değilim. Bir kadeh şarap. Üzerinde çay lekeleri olan defterin her sayfasının sağ üst köşesi çevrilmekten silikleşmiş. Kendi yazım...bazen ...

Şerefe!

Dünyanın kösteği tepeme bindi. Işıklara kör kaldım. Önümde parladıklarını göremeyip başka yönlere bakarım. Yıldızlara oyunbozanlık yaptım. Misketlerimi toplayıp aralarından ayrıldım. Gök kubbe nemli... Gök kubbe bağnaz... Suçu hep ona attım. Beni ağlattı! Beni hiç bağışlamadı! Bağışlamasını dilemedim oysa... Önümü sürmekten başka toparlanamadım. Halbuki sonsuz bir şeye elini uzatsan tutabilirsin; uzağına kaçamaz, başlangıç noktası olamaz. Göğe dokun... Göğe göz kırp. Kirpiklerine dolduğunu hisset. Kirpiklerinden solu. Hem, bir martı vapura eşlik ediyorsa göğe havalanmış sayılmaz mı? Karaysa yaşamın, uçmaktan mahrum kalmak zorunda mısın? Soğuktan parmakların şişsin, dudakların morarsın; göğe at bakışlarını. Rüzgarın bohçasına bırak. Rüzgarı hissetmezsen, üşür müsün ki? Her şey inanmak veya hissetmekle başlar nihayetinde. Kartpostal hayatların içerisinde sürüklenip durmak; karınca yuvasına harç döküp kurumasını beklemek ve sonra sanki katliam yaratmamış gibi o proto...