Ana içeriğe atla

Erik Ağacı


Sen, "yokken" daha güzelsin bende.
Çünkü bakışım güzel benim o sahneye.
Yanında yetim kalır tüm duyargalarım;
Gözlerimin nefesi kesilir,
Dudaklarımın dokusu değişir,
Kulaklarım lezzetinin güzelliğini fısıldar,
Tenim, parfümünü emip derimin altına sarar.

Sen, "varken"; tüm bedeninle benimken,
Parçalanmış safsatalar sarıverir beni.
Uzağında tutuşur alevlerim;
Kollarım kendileriyle kavuşur,
Gözlerim kaçacak başka bir bedenle savuşur,
Dudaklarım gülümser, gülümsedikçe beynim kaçışır,
Ağzımdan çıkan kelimeler, ok gibi, sivrilir.

Sonra bir gün, "Gidiyorum ben" dersin.
Beynimden önce bedenim algılar bulamadıklarını.
Çünkü bedenim, varlığınla karışmıştır çoktan.
Bedenim, tüm vazifelerinin gidişatını kafasına göre değiştirdiğinden,
Seni duyumsayabilmek için çektiği çileden,
Ve bunu beyne asla aktaramadığı için kalpten,
Sunturlu küfürler ederek uzaklaşır.

Benimle kalan, ben bile değilmişim demek ki.
Kısıtlanmış ruhum, kendini benden koparalı çok olmuş.
Yalnızlık safsatası, doğruluğunu tokat gibi çarparken yüzüme
Ben çırpınırım bu zamana kadar kurduğum düzeni bozan kendime.
Kanatırım yaralarımı, bilerek kopartırım kabuklarını;
İsteğim; içime yapışmış pıhtıları akıtmaları.

Daha çıkmak isteyen binlerce cümleye rağmen,
Susmak istiyor yine ellerim.
Bedenimin alevi şakaklarımdan fışkırıyor
Ve seni özlüyor kirpiklerim.
Bendeki Sen, öylesine güzel ki;
Belki de bu yüzden dokunmaya kıyamıyor ellerim gerçek Sen'e.
Bu yüzden gözlerim gözlerine mıhlandığı halde susuyor;
Ve dudaklarım aralanıp söyleyemiyor,
Bana rağmen bedenimin seni nasıl sevdiğini.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Günce

Çocukluğum Suadiye 'de, uzunca bir sokakta geçti. Okul dönemi biter bitmez anneannemin evine taşınır, tüm yazı orada geçirirdim. Az araba, bol akran, çok hareket ve fazlaca hayal ürünü ile ürettiğimiz oyunlarla yemek yemeyi bile unuttuğumuz günler geçirirdim.  Gece olunca ben anneannemin kucağında yatardım, birlikte televizyonda film izlerdik, o uyuyakalırdı. Odalarımıza geçtiğimizde dayımın zamanında evde gizli sığınaklar yaratıp sakladığı kitaplara göz atardım; hepsi eskimiş kağıt kokan ve içinde çoğu kişinin duymak istemeyeceği fikirler barındıran hayal dünyalarıydı. Uykuya daldığımda, kendi hayal dünyamla baş başa kalır, tüm gün özümsediğim bilgi birikimi ve deneyimlerden bağımsız dünyalarda kah büyülenir kah kavrulurdum. Büyümeye başladığım o dönem geldiğinde kafamda binlerce soru, hala sokakta top oynamak isterken bir yandan top oynadığım çocuğa baktığımda karnıma giren ağrıları keşfetmeye çalışıyordum. Her şey her gün defalarca karışırken hayat da devam ediyordu: sokaktaki a...

Denize Doğru

Yaşanacak her şeyi yarım kalmıştı. Her şeyi yarım bırakmıştı ve daha yapmak istediği çok şey vardı. Durdu. Sigarasızlık, düşünmesine ket vuruyordu. Sigara içiciliğini de yarım bırakmıştı; herkes ve her şey gibi. Konsantre olmaya çalıştı. Eski İstanbul manzaralı penceresinden hayat koşuşturmalarını izledi biraz. Dışarıdaki havayı gözleriyle soludu; bir an kendi acelelerini unutmak için. Dalmış. Şehrin ışıkları yanmış. Gökyüzü kırçıllı masmavi. Baktığı kömür gözlerin rengine boyanacak Dünya az sonra. Biraz daha beklemeli... Kendisinden bahsederken hep üçüncü kişi kullanması, yabancılaşma, hırçınlaşma ve sahipsizleşme demek olduğu kadar, - eğer keskin bir zeka bunu kavrarsa aynı zamanda şeffaflaşma da demekti. "Ben" demeden birçok gerçeği açığa vurabilirsiniz kendinizle ilgili. Yazdığım bütün satırları heba edesim var.  Çünkü ben, bende değilim. Bir kadeh şarap. Üzerinde çay lekeleri olan defterin her sayfasının sağ üst köşesi çevrilmekten silikleşmiş. Kendi yazım...bazen ...

Şerefe!

Dünyanın kösteği tepeme bindi. Işıklara kör kaldım. Önümde parladıklarını göremeyip başka yönlere bakarım. Yıldızlara oyunbozanlık yaptım. Misketlerimi toplayıp aralarından ayrıldım. Gök kubbe nemli... Gök kubbe bağnaz... Suçu hep ona attım. Beni ağlattı! Beni hiç bağışlamadı! Bağışlamasını dilemedim oysa... Önümü sürmekten başka toparlanamadım. Halbuki sonsuz bir şeye elini uzatsan tutabilirsin; uzağına kaçamaz, başlangıç noktası olamaz. Göğe dokun... Göğe göz kırp. Kirpiklerine dolduğunu hisset. Kirpiklerinden solu. Hem, bir martı vapura eşlik ediyorsa göğe havalanmış sayılmaz mı? Karaysa yaşamın, uçmaktan mahrum kalmak zorunda mısın? Soğuktan parmakların şişsin, dudakların morarsın; göğe at bakışlarını. Rüzgarın bohçasına bırak. Rüzgarı hissetmezsen, üşür müsün ki? Her şey inanmak veya hissetmekle başlar nihayetinde. Kartpostal hayatların içerisinde sürüklenip durmak; karınca yuvasına harç döküp kurumasını beklemek ve sonra sanki katliam yaratmamış gibi o proto...